29 Ekim 2012 Pazartesi

tepki

bu sene wta yıl sonu şampiyonasını yerinde izleyemedim, ekran başından takip edebildim. geçen sene istanbul'daki ilk senesi olmasına rağmen oldukça başarılıydı ve anladığım kadarıyla bu sene daha da harika geçti. bu kadarını söyleyip geçmek lazım saçma sapan siyasetçilerden bahsetmek, o kısır tartışmaya girmek istemiyorum ama olmuyor çünkü çok tatsız bir hale geldi.

bilindiği üzere siyasetçilerin-bürokratların, mühim spor ve sanat olaylarında mutlaka hazır ve nazır bulunması bir ülke klasiği üstelik bu halkın geniş bir kesimi tarafından kabullenilmiş halde. siyasi partisi veya görüşü çoğu zaman önemli de değil çünkü devlet büyüğüne "saygısızlık etmemeyi" şiar edinmiş çok geniş bir kitle var. organizasyonları yapanların da sürekli "destekte bulunan" bu büyüklerimizi başlarının üstünde taşımaları adetten. devletin parasını ve kaynaklarını kullanan kişilerin sanki lütufta bulunuyormuşçasına davranışlarını sineye çekmek zorunda olan insanlara kızmak zor çünkü büyüklerimiz destek ve dahil olmazlarsa köstek olabilecek nüfuza sahiplerdir. yani büyüklere gider yapan birini görmemiz zor, o gideri yaptığında ona sahip çıkacak gücü oluşturamayacağımız da aşikar. peki neden büyüklerimiz böyle organizasyonlarda yuhalanır oldu? açıkçası yuhalayanlar beyaz türkler, kemalistler, ulusalcılar, muhalifler martavalına inanan varsa okumaya devam etmesin, ona hayatta başarılar. böyle düşünmemdeki en büyük etken türk telekom arena'nın açılışında yaşanan olaydır. o zamanın toki'cisi, şimdinin çevre ve şehircilik bakanı olan erdoğan bayraktar'ın konuşmasına sinirlenerek önce bayraktar'ı sonra da erdoğan'ı yuhalayan kitle oldukça karışık bir kitleydi, tek ortak özellikleri galatasaraylı olmaktı ve tepki gösterdikleri; eski başkanlarına, camia açısından çok büyük önem taşıyan bir isme yapılan ayıptı ve sonraki günlerde bu ayıp tamamıyla camiaya karşı döndü, neredeyse bütün futbol dünyası "adamlar size saha yaptı bir de yuhalıyorsunuz" diye dalga geçti. o dönemde yine pek çok devlet büyüğü ve medyadan oluşan çok geniş bir yelpaze tarafından stadyumu başbakan kendi cebinden yapmış, karşılığında ali sami yen gibi bir yer onlara bırakılmamış gibi başbakana övgüler düzüldü, böyle ulu bir adama ne kadar ayıp edildiğinden bahsedildi, yeri olmadığı söylendi. ne zaman bir spor müsabakasında bir yuhalanma olayı yaşansa tepkiler buna benzer oluyor yeri değil, rezil olduk, ayıp, ah beyaz türkler, ulusalcılar vs.  herhangi bir sporu/takımı takip eden geniş kitleyi belli bir siyasi eksene oturtan insanlara mı güleyim, gayet basit ve şiddet içermeyen bir demokratik hakkı kullanmayı rezillik veya ayıp olarak tanımlayanlara mı laf anlatsam bilemedim. tenis özelinde böyle bir tehlike var, tenisi takip eden kitleyi tek tipleştirmeye gidecek insanlar çok olacaktır ama kendim de tenisi takip ettiğim için ve geçen sene şampiyonayı izlemeye gelenleri gördüğüm için kafalarda oluşan sadece zengin, beyaz türk, tuzu kuru kitle veya chp teyzeleri ve onların aileleri yok orada zaten zengin insanların orada olduğu varsayımında bulunup, onların da iktidar karşıtı olduğu çıkarımına nasıl varıyorsunuz onu da merak ediyorum? bir de velev ki öyle bir kitle var, bu kitlenin iktidarı yuhalamaya hakkı yok kararını kim veriyor? yeri değil, rezil olduk, ayıp diyerek; toplumsal bir tepkiye misafirin yanında anne babasına asilik yapan çocuk muamelesi çekenler ise favorim. dünyada eşine rastlanmayacak seviyede ülkeyi temsil etme hadisesiyle kafayı bozmuş bir toplumuz bu tip çıkışlar doğal aslında ama işte yersiz çıkışlar. hiçbir yabancı bu olaya rezillik olarak bakmaz, organizasyon aksamadığı sürece de kimseye rezil olmazsanız kaldı ki bu turnuva özelinde en büyük alkışı hak eden de seyircilerdir. bu etkinliğin istanbul'a gelmeden önceki durağı katar'dı muhtemelen pek çok büyüğün desteği ile katar'da yapılan organizasyon boş tribünlere oynanıyordu. fatma şahin olayla ilgili şöyle demiş
"bu şampiyonadaki güzelliği göremeyip, verilen büyük emeği anlayamayanları da kendi dar ufuklarını açmaya, türkiye'nin dünyada geldiği konumu anlamaya davet ediyorum. artık "gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar" sözünün tarif ettiği düşünce yapısından uzaklaşmaları gerektiğini düşünüyorum. bütün sorunlarına rağmen türkiye artık onların gördüğü düzeyin çok ötesinde bir ülke. kanaatimce bu güzelliği yaşamaları ve hatta katkıda bulunmaları, en azından yapılan çalışmalara destek vermeleri onların da ülkelerine borcudur." ilk günden beri turnuvaya en büyük katkıyı veren izleyicilerle ilgili, sırf ona tepki gösterdiler diye böyle bir açıklama yapabilen bir siyasetçiyi savunmak çok zor. bir de genel olarak iktidarın kendi düzenlediği etkinlikler haricinde toplum önüne çıkmadığı ülkede ise yersiz tepki demek, gülünç bir argüman.

yuhalanan isimlere gelelim hani cidden iktidarın kurmaylarını görünce dayanamayan "muhaliflik kanına işlemiş" vatandaşlara mı sahibiz? bakanlığı süresince her daim eleştirilerin hedefi olmuş ama asla görevini bırakmamış denizcilik, ulaştırma ve haberleşme bakanı binali yıldırım tenis turnuvasında ne alaka inanın çözemedim, turnuva istanbul'da olduğu için belediye başkanı'nın orada olması daha alakalı ama istanbullu'nun bu seneki trafik çilesi düşünülünce ulaştırma bakanı+belediye başkanı müthiş bir yuhalama combosu gibi duruyor. diğer bir bakanımız ise ki konuşmasını tam bir siyasetçiye yakışır biçimde bağırarak yapmaya çalıştı ayrı bir alkışı hak ediyor. son dönemde kadınlarla ilgili pek çok konu gündemde malum; kürtaj yasağı, kadına karşı şiddet, kadın cinayetleri ve son olarak da boşanmada ombudsmanlik diye bir hadise ile en yoğun gündemli bakanlardan, bakmayın adının hep kadınlarla ilgili konularda anıldığına artık adı değişti o bakanlığın ve daha ulvi bir göreve kavuştu; aile ve sosyal politikalar bakanı fatma şahin. o da herhalde kadınlar tenisi diye çağrıldı erkekler tenisi olsa karizmatik, başbakanına haklı olarak hayran gençlik ve spor bakanı suat kılıç gelirdi. en çok yuhalanan fatma şahin oldu zira binali yıldırım kaçtı pardon vakur bir şekilde podyumu terk etti. tabi ki sadece isimlere duyulan antipatiden dolayı bunlar yaşandı demiyorum, iktidarın pek çok farklı kesimi rahatsız eden agresif tavrından doğan rahatsızlıklar da etken ki şu anda en az bir takım veya spor türünü destekleyen insanlar kadar farklı siyasi görüşten insanları bir çatı altında toplayabilecek güce sahip 29 ekim tartışmaları var. bütün bunlar haricinde bir de apolotik kitle var ki  bu tip hadiselerden bıkmış haldedirler diye tahmin ediyorum ve buna tepki koyabilirler. evet o kadar absürd bir haldeyiz.

bir de naçizane benim de dahil olduğum bir kitle var ki böyle organizasyonlarda siyasetçi görmek istemiyoruz, kendi oy verdiğimi de görmek istemiyorum ki zaten öyle bir rüyam olsa da göremem herhalde. :) hiçbir şekilde spor, sanat organizasyonlarında desteklerini esirgememiş devlet büyüğü görmek istemiyorum. sırf bu bile yuhalanma sebebi gidin işinizi yapın, destek olduysanız plaketinizi alın bir yere koyun.

24 Eylül 2012 Pazartesi

emmys 2012 şıklar

chanel 
bakmayın böyle hanım hanımcık durduğuna kendisi emilia clarke game of thrones'da daenerys targaryen'i yani ejderhaların anasını oynayan kadının ta kendisi. çok zarif bir chanel seçmiş, zarif olmayan chanel var mı ki? hafif makyajı, havalı fakat sade atkuyruğu ile kusursuz gözüküyor.

vivienne westwood
tina fey tina fey tina fey! müthiş gözüküyor, zayıflamış mı neler olmuş bilmiyorum ama beli ve kalçası bu elbisede müthiş gözüküyor. morun çok güzel bir tonu dekolteyi çevreleyen desenle müthiş uyumlu ben inanılmaz beğendim tina öl de ölelim.
reem acra
 fazla prom queen tadında ama çok beğendim ne yapayım? pırtık pırtık tüller, kendisinden alışmadığımız ölçüde dekolteye rağmen ben zooey'im diyor. elbisenin rengi zooey deschanel'e çok yakışmış sanki gözlerinin devamı. :) saçlarını çok beğenmedim, kahkülleri kenara at bir kere de öyle görelim hazır dekolte açılımı yapmışsın alnında da kullan. :)
giambattista valli
 julianna margulies ne yapsa, ne giyse, nerede oynasa hastasıyım bir de her zaman sevdiğim çiçek desenini giyip gelmiş. fotoğraf elbisenin hakkını vermiyor elbise gerçekten çok güzel gevşek bir topuz daha iyi olurmuş çiçekler falan ama neyse böyle de güzel.

vera wang 
julia louis-dreyfus'ın elbisesinin rengi ilk beğenme nedenim bu ara bordo veya ona çalan renkleri çok seviyorum, sonbahar etkisi belki de... onun dışında elbisede yok yok drapeler, yakadaki tüller, kuyruğu ve elbisenin aşağıya salınışı ne kadar rahat bilmiyorum ama sıradan olmayan bir balık elbise.
monique lhuillier
christian louboutin

saçlarına taptığım ginnifer goodwin, stiline taptığım ginnifer goodwin olmaya doğru gidiyor. elbise riskli bir seçim; rengi, kesimi hatta üzerindeki işlemeler bile farklıyım ben diye bağırıyor böyle bir elbise ile rezil de olabilirsiniz vezir de. bence vezir olmuş hatta benim için gecenin favorisi ve sanki elbiseye özel yapılmışçasına giydiği ayakkabılar, ginnifer'ın stilisti kimse çok harika bir iş çıkarmış.


j. mendel resort 2013
çok zarif bir elbise, emily vancamp modern bir prenses olmuş. dekolteden kalçaya inen detaylar elbisenin sıkıcı olmasının önüne geçmiş(onlar olmasa bu renk ve o kadar tülle sıkıcı olurdu kabul edelim), etek kısmındaki tül ise poz verirken dahi yürürken bir süzüleceğim hepiniz ağlayacaksınız der gibi. güzel takılar, zarif topuz gecenin tepeden tırnağa şık kadınlarındandı.
pamella roland
bir bordo daha... mayim balik'in elbisesini beğenmeyenler beğenenlerden daha çoktur gibi geliyor ancak ben özellikle drapelerin kullanılma şeklini ve kollara bayıldım. tül kollar ve bilekteki düğmeler çok hoş detaylar. saçları ve takıları da elbisenin tarzına cuk oturmuş.

şıklar sadece bu hanımlar değildi, bence bu sene emmys şıklık açısından cömertti. modern family'nin ariel winter'ı, leslie mann ilk aklıma gelenler... eyyorlamam bu kadar zira saat geç oldu.




30 Mayıs 2012 Çarşamba

akp, cemaat, chp'li teyzeler üçgeninde üzgün insanlar

son zamanlarda chp'li teyzeler, kemalist burjuvazi, endişeli modernler haklı çıktı; özür dilemek durumunda mı kalacağız diye üzülenler, başa gelebilecek en kötü şeyin onların haklı çıkması olduğunu söyleyenler gözüme çarpıyor ve algılamakta zorluk çekiyorum. öncelikle tek derdiniz bu olsun diyorum. sonra da asıl merak ettiğim şeyleri sormak istiyorum tabi bundan 11 sene önce akp hakkında ne düşündüğümü açıklamam lazım önce.

akp siyaset sahnesine çıktığında; gömlek değiştiren milli görüşçüleri, meclisin kadrolu sağcılarını, ılımlı meclis solcularını bir potada eriten bence parti demenin güç olduğu meclise girme çatısı diyebileceğimiz bir oluşumdu. bu oluşumun içindeki hemen hemen herkes aktif siyasetin içinde yıllardır yer almış insanlar oldukları gibi hiçbiri demokrasi havarisi değildi hatırladığım kadarıyla. 90'larda merkez sağın ve solun çöküşünü adım adım gördü(m)k; o günlerde farklılığıyla, demokrasi için savaşmasıyla göze çarpanlar vardı ve onlar da akp'yi kurdu diyemiyorum çünkü yoktu öyle birileri. milli görüş geleneğine gelince gömlek değiştirir gibi değişecek bir gelenek olduğunu sanmıyorum. insanın orta yaşlarında, ömrünü adadığı mücadeleyi ki sadece bir siyaset değil yaşam biçimini gömlek değiştirir gibi değiştirmesi olası değil. gömlek değiştirme, tavır ve tarz değiştirme olarak ele alınabilir yani siyasi görüşte bir değişim söz konusu değil. oluşumun içindeki solcular derseniz hangi solcular deyip kapatırım, fikrimi uzun uzun yazmaya değmez. o halde bu akp hangi farklı yanı ile demokrasi umudu hadi demokrasiyi bırak umut oldu? hepsi zaten politikanın içinde olan insanlar hem de yıllardır. çoğu kıymeti kendinden menkul olan insanlar gözünüzde neden ve nasıl değerlendi?

bir diğer kafama takılan konu ise şu - ki akp'ye ve cemaate çok ayıp edildiğini düşünüyorum- sanki her adımın gizli gizli atılmış gibi davranılması. chp'li teyzelere veya askerlere ihtiyaç olmadan da iktidarın ve cemaatin niyeti okunabilirken şimdi akp'yi bizi kandırdın ühüüü diye suçlamak çok ayıp. ab uyum yasaları mıydı aklınızı çelen bilemeyeceğim eğer oysa ancak vah vah diyebilirim çünkü onu rutin bir prosedürden öteye geçmeyen bir adım olarak görmüştüm ki ben daha 20'lerimde bile değildim yine de sizin kadar naif olamamışım. bir de akp'nin sorunları çözmesi hususu var tabi. akp'nin kendi mağdur olduğu konuları çözmekte bile debelendiği bir gerçekken bu da güldürüyor beni ve kendi sorunlarını çözmekte zorlanması sadece askerin veya katı laik dedikleri düzenin varlığından ileri gelmiyor. genel olarak siyasetçilerin basiretsiz olmasından da ileri geliyor muhalefet de iktidar da aynı oranda basiretsiz politikacılar barındırdığından sorunların siyasi hayatımızda çözülmesi güç. hamaset dışında politika üretebilen tek tük onlar da nedense barınamıyor. elimize kalanlar da tabanımız kabul etmez, kemalizm, aile yapısı, şehitlerimiz, varlığımız, bütünlüğümüz... kısaca herkes kendi kümelendiği siyasi görüşüne göre bir şeyler söyleyip geçiştirir, çekinceleri vardır (yesinler onların çekincelerini) ve tabi sorunlar çözümsüzlüğe mahkum olur. neyse dağılmasın konu özetle demek istediğim akp'nin sünni kesimin mağduriyetini cumhuriyet tarihi'ndeki en büyük mağduriyet diye satması, bu konuda adımlar atarken başka mağduriyetler yaratıp yeni yaralar açması dışında getirdiği bir yenilik yokken; atılan adımların doğuracağı sıkıntıları dile getirenleri belli bir kesimin paranoyası olarak görüp, akp'nin attığı adımları görmezden gelmeniz onların gizli gizli bir şeyleri başardığı anlamı taşımaz. insanlara böyle bir günah yüklemeyin.

cemaat konusu da aynı şekilde 80'lerden sonra yükselen siyasal islam gibi beylik bir cümlemiz var. pratikte de neredeyse ortalama 20 senedir her ilde dershanesi, en ulusalcı (gerçi o zaman ulusalcı muhabbeti yoktu chp'nin kalesi mi desek) şehirlerde bile yapılanması olan, pek çok yerde okulları olan bir oluşum için derinden derinden geldiler her yeri sardılar her yerde cemaat var allahım kör oldum serzenişini de anlamıyorum. bunu asker veya baykal chp'si dışında taaa 90'ların başında söyleyen insanlar vardı, imam hatip mezunları her meslek dalında ağırlık kazanacak diyenler vardı; nostradamus veya irtica!!!, şeriat geliyor kaçın gibi değil somut verilerle söylüyorlardı e zaten senin şehrinde de ağabeylerin, ablaların olduğu dershaneler yok muydu? o yüzden cemaatin etkin olduğu siyasi öğretinin 10 senelik iktidarında birden her yeri cemaat kapladı diye serzenişte bulunmak ve yine buna yeni aymış olmak bir de bundan dolayı cemaati suçlamak komik değil de ne? her şeyin arkasında cemaat aramak nedir? cemaat zaten vardı şimdi iktidar cemaate yakın isimlerin elinde yani ortada bir komplo veya oynanan oyun, sinsi plan yok her şey ortadaydı açıktı. cemaat iktidara gelmek istiyordu, daha doğrusu kendi görüşlerinin hakim olduğu bir türkiye yaratma isteği vardı bu da böyle bir hareket için çok doğal. onu başardılar. sizin böyle bir hayaliniz yoktu fakat yine de desteklediyseniz sorun onlarda değil sizde.

biz lafa baktık işe bakmadık diyorsanız anlarım bak çünkü kimi açıklamalar umutlanmanıza yol açmış olabilir ama somut veriler böyleyken düşünme yetisi gelişmiş insanların bak ne diyor bak ah canım benim deyip sonuca önem vermeden bir harekete 10 sene boyunca inanması ve sonunda sükut-u hayale uğradık demesi bana gerçek dışı geliyor. ayı-dayı olayıysa köprü neydi bilmek isterim?

22 Eylül 2011 Perşembe

filmekimi 2011 seçmece

yine bir filmekimi yine film seçme telaşı. ben de seçtim filmleri ama telaşsız oldu bu sefer.


salgın (contagion) : iflah olmaz soderbergh hayranı olarak kaçırmamın mümkün olmadığı film. oyuncu kadrosu da ünlüler geçidi kıvamında (marion cotillard, matt damon, laurence fishburne, jude law, gwyneth paltrow, kate winslet, bryan cranston, jennifer ehle, sanaa lathan) ama beni konusu, oyuncuları değil yönetmeni ilgilendiriyor ondan seçtim.


oyunun sonu (margin call): amerika'da oluşan son ekonomik krizin bir yatırım bankasındakileri nasıl etkilediğini 24 saatlik bir zaman diliminde anlatan film, oyuncu kadrosu (kevin spacey, paul bettany, jeremy irons, zachary quinto, simon baker, penn badgley, mary mcdonnell, demi moore, stanley tucci)  ile çok dikkat çekici. hollywood'un nasıl da batırdık, ne yapacağız şimdi tarzı filmlerini seven biri olarak bu filmi merak ediyorum.


bisikletli çocuk (le gamin au vélo): 2011 cannes'da büyük ödül'ü bir zamanlar anadolu'da ile paylaşan bu film yetimhanede bir başına kalan çocuğun bir koruyucu aile ile banliyöde yaşadıkları üzerine bir hikaye.

gökten düşen uydu (le skylab): julie delpy'nin yönetmenliğini yaptığı bir duygusal aile komedisi. kalabalık bir ailenin hafta sonu büyükannelerinin doğum günü için bir araya gelmesini yıllar sonra evin en küçüklerinden birinin anlatımıyla izleyeceğiz.

peki şimdi nereye? (et maintenant, on va ou?):  lübnan'da küçük bir köyde geçen hikayede; savaşın ardından yaralarını sarmaya çabalayan köylüler müslümanı, hıristiyanı birlik içinde yaşamaya çalışırken, dini çatışma haberleri, bu ortamı bozabilecek şiddettedir. erkeklere hâkim olma görevi ise kadınlara düşmektedir. karamel'in yönetmeni nadine labaki'nin yeni filmi yine kadınların gücünü gösteren bir filme imza atmış gibi.

yeni başlayanlar (beginners): yönetmen mike mills'in kendi hayat hikayesinden yola çıkarak çektiği bu filmde babasının ölümünü kabullenmeye çalışırken onun çocukluğunu, annesinin ölümü ve 75 yaşında eşcinsel olduğunu açıklayan babasıyla olan ilişkisini izleyeceğiz. oyuncular da dikkat çekici ewan mcgregor, christopher plummer, mélanie laurent, goran visnjic.

tehlikeli ilişkiler (a dangerous method): cronenberg'in son ve merakla beklenen filmi sigmnund freud ve carl jung arasındaki dostluğun nasıl bozulduğunu anlatıyor. özet geçmek gerekirse, jung hastalarından biriyle yakınlaşmaya başlayınca freud ile arası açılmaya başlar. senaryo ve yönetmen ilgi çekici kadro da muhteşem; viggo mortensen, keira knightley, michael fassbender, vincent cassel, sarah gadon, andré hennicke.

aşkın formülü yok (i rymden finns inga kanslor): isveç'in oscar adayı asperger sendromu olan simon değişikliklerden hoşlanmaz ve ağabeyine çok düşkündür. ağabeyi sam sevgilisi tarafından terk edilince ona kız arkadaş bulma görevini üstlenir. hastalığı nedeniyle aşk ve duygu kavramları ona çok uzak olduğu için bilimsel yöntemlerle bunu yapmaya çalışır. iskandinav filmleri güzeldir hele konu da böyleyse tadından yenmez.


almanya'ya hoşgeldiniz (almanya-willkommen in deutschland): türkiye'den almanya'ya göç eden hüseyin yılmaz ve ailesinin yıllar sonra temelli dönüşünün yolculuğu sırasında anılar, tartışmalar ve barışmalarla dolu bir yolculuk filmi. filmekimi sitede"türkiye'den almanya'ya işçi göçünün 50. yılında bu ülkedeki türklerin macerasını iyimser ve neşeli bir yaklaşımla ele alıyor" demiş.

kevin hakkında konuşmalıyız (we need to talk about kevin):  lionel shriver'ın romanından iskoç yönetmen lynn ramsay tarafından beyazperdeye uyarlanmış filmde, oğlu kabul edilemez bir şey yapan annenin oğlunu sevip sevmediğinden, onun hareketlerinden sorumlu tutululup tutulamayacağına kadar içinde bulundurduğu duyguları, toplumun tutumunu anlatan filmde tilda swinton anne rolünde harikalar çıkarmış diyorlar.

olmak istediğim yer (this must be the place): sean penn'in 50 yaşında bezgin bir rock yıldızını (cheyenne) canlandırdığı filmde, cheyenne 30 yıldır görüşmediği babasının ölümünün ardından auschwitz toplama kampında babasına işkence eden subayın peşine düşme hikayesi.

ruh eşim (café de flore): C.R.A.Z.Y.'nin yönetmeni jean-marc vallée'nn son filmi. Film, "biri 1960'ta, diğeri günümüzde geçen ama birbirine paralel ilerleyen iki farklı olay örgüsünü izliyor. Birinde 1960'ların Paris'inde bekâr bir anne olan Jacqueline, Down Sendromlu oğlu için her şeyi feda etmeyi göze alırken diğer öyküde Montreal'de eşinden tatsız bir şekilde boşanan ünlü bir DJ konu alınıyor." demiş filmekimi filmi anlatırken. ilgi çekici konu ve yönetmen.

tost (toast): yemek yapmayı çok seven, annesi ve babasından çok bahçıvana, temizlikçiye yakın bir çocuk, ülkenin en önemli yemek yazarlarından olacak nigel slater'ın gözünden 1960'ların ingiltere'si. helena bonham carter ve freddie highmore oyuncular arasında

umut limanı (le havre):  finlandiya'nın 2012 oscar adayı olan filmde, eski bir yazarın daha reşit bile olmayan afrikalı kaçak bir göçmen ile kesişen öyküsünü anlatılıyor.

bunlar benim seçtiklerim, daha bir sürü film var tabi diğer dikkat çekici filmler jane eyre, restless, melankolia, elena. detaylı her tür bilgi, tüm filmler ile ilgili bilgi filmekimi sitesinde

24 Temmuz 2011 Pazar

"duyarlılık"

her şeye başkaları karar veriyor; sistem böyle ya yediğimiz yemek, giydiğimiz tişört, dinlediğimiz müzik, okuduğumuz kitap.... diye uzatarak çok güzel beylik bir cümle kurulabilir. çok da güzel olur, hafif ergen ama çağı da yakalayan bir cümle. çok klişe bir cümleye imza atarsın belki ama son zamanlarda bu cümleye eklenebilecek bir durumu daha keşfettim. bu klişenin; o komik dünyayı çözmüş havasını sarstı. artık duygularımızı ve düşüncelerimizi de belli bir sıralama dahilinde ifade etmek durumundayız. sağdakine üzüldün, aşağıdaki konu daha önemliydi onu es geçtin olmaz diyen insanlar. hassasiyetlerimiz aynı sıralamada, aynı şiddette olmalı ve bunları aynı oranda dışa vurmalıyız. duyarlılıkta birbirimizle yarışırken; iki-üç ayarla hizaya girip safları sıklaştırma peşindeyiz. nasıl duyarlılık, kimin duyarlılığı bu?

3 Mart 2011 Perşembe

açmayın sansür var

herkes işine geldiği gibi davranabileceğini ve karşı tepki gelmeyeceğini sanıyor; sen davayı doğru düzgün açsan bunlar olmayacak, bu gerçeğe rağmen çıkıp benim ticari kazancım diye ağlarsan kimse inanmaz. zaten antipatik olan imajın iyice zedelenir; tabi umurunda değil sanırım, nasıl olsa lig sende çok da müthiş bir mücadele var sen de haklısın herkes merakla bekliyor bu hafta neler olacak güzelim türk futbolunda diye. kaç senedir ailece -ki iki ayrı üyelik- gereksiz para veriyoruz, yeni üye olsam yarısını vereceğim ona rağmen üyeliğimi devam ettiriyorum; yok moviemaxti, yok dizi kanalıydı o kanaldı, bu kanaldı diye ama yetti artık. hem salak yerine koy, hem de benim hakkımı kısıtla o zaman ben salaklıktan öteye geçmiş olurum. alternatiflerin de pek parlak değil ona güveniyor da olabilirsin ama o internetteki yayınlar olmasa herkes abone olacak sanmıyorsun di mi? hayır o yayınları engellemen de zor. aslında en çok lig tv'yi kapsayan paketli üyelere üzülüyorum; tonla para döküyor ama onlar da cezalı, bloglara giremiyor. ne yapıp edip umarım bu hatadan dönersin yoksa zaten doğru düzgün izlemediğim tv'ye gereksiz para dökme yükünden beni kurtarmış olacaksın.

19 Şubat 2011 Cumartesi

behind the scenes or ...

armani ad
kamera arkası
rafael nadal'ın armani ile anlaşması malum, yakın zamanda kampanya fotolarını da gördük ama ben çok çok beğenmemiştim. eh no one can beat beckham! ancak kamera arkası fotoları daha seksi, daha güzel. artık photoshopsuzluktan mı, daha doğal pozlardan mı bilinmez? kamera arkası fotolar buyrun;




16 Şubat 2011 Çarşamba

if 2011

if 2011'de gideceğim filmleri seçmem kolay olmadı ama en azından hit filmleri baştan eledim ne de olsa çoğu filmin dvdlerini for my consideration eve yollamışlardı. :D utanmadan bir de espri yapıyorum konuyla ilgili ama ne yapalım yani 5-6 ay gecikmeli gelen filmleri beklemek kolay değil hele ki ödül sezonu manyaklığında. neyse işte benim seçtiğim filmler bunlar. ayrıntılı bilgi ve daha pek çok güzel film için if2011.



La Mirada Invisible (Görünmeyen Göz)mart 1982 buenos aires'inde geçen film, elit kesime eğitim veren bir okuldaki müfettişi merkezine alarak gözetim sistemlerinin etkilerini irdeliyormuş. 

griff the invisible: yalnız, toplumla uyumsuz bir de süper kahraman dedin mi ben izlerim zaten. temayı bana göre yapmışlar bir de true blood'dan tanıdık bir isim başrolde ryan kwanten.

d'amour et d'eau fraîche (aşkla yaşamak) :
kriz zamanında hayata atılmaya çalışan gençlerle alakalı gerçekçi bir portre demiş if filmin tanıtımında, ayrıca modern bir bonnie and clyde hikayesi demiş. ben ilgi çekici buldum.

atlıkarınca:  ilksen başarır ve mert fırat'ın ikinci filmleri (ilki başka dilde aşk). bu sefer çok başka bir konuyu işliyorlar. spoiler vermemek için bu kadar.

la vida de los peces (balıkların yaşamı): yapılan seçimleri tek mekan ve tek bir gecede irdeleyen bir film.  ya diğer yöne yüzseydim? şimdi başka bir yöne yüzebilir miyim? demiş if filmi tanıtırken.



four lions (dört aslan): festivalde en merak ettiğim film. islami terör üzerine bir kara mizah, hem de ingiliz usulü. 
notre jour viendra (bizim de günümüz gelecek):  "Irkçılığı sert bir şekilde eleştiren ve ‘aidiyet’ kavramını derinlemesine irdeleyen bu coşkulu ama nihilistik filmden enerji ve görsel ihtişam taşıyor." demiş if enteresan bir yol filmi özelliği de taşıyor gibi.









fleurs du mal (kötülük çiçekleri): 2009 iran seçimleri, varlıklı aile kızını ortamdan korumak için paris'e yollar kız orada aşık olur. ama iran'daki olaylardan uzaklaşmaz ne de olsa artık sosyal medya var. bugünü oldukça iyi anlatan bir film gibi duruyor; kimlik arayışı, özgürlük, aşk, sosyal medya...


green wave (yeşil dalga):  "Blog yazılarından, twit’lerden, cep telefonu görüntülerinden ve İranlı aktivistlerle yapılmış söyleşilerden derlenen, animasyonlarla güçlendirilmiş bu belgesel, 2009 yılında İran’da yaşanan ‘Yeşil Dalga’nın aydınlatıcı bir anlatımı." demiş if. bugünü daha iyi anlamak için kaçırılmaması gereken bir belgesel.

lennonNYC: john lennon enough said. 

22 Aralık 2010 Çarşamba

ryan gosling

çokça övgü alan blue valentine'in oyuncuları ryan gosling ve michelle williams ile röportaj.
soru: are u an item?
cevap: tam anlamıyla ryan gosling şov.

the apartment

C.C. Baxter: The mirror... it's broken.
Fran Kubelik: Yes, I know. I like it that way. Makes me look the way I feel. 
eğer izlemediyseniz tam da yılın bu zamanına uygun filmlerden biri, yok izlediyseniz zaten tavsiye etmeye gerek yok tekrar izlemek istersiniz.